İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR !
Gülnar Hatun Efsanesi Canlandırıldı
Gülnar Hatun Efsanesi Canlandırıldı
Büyük Zafer 96 Yaşında
Büyük Zafer 96 Yaşında
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR !
CHP İlçe Başkanı ve Yönetimi İstifa Etti
CHP İlçe Başkanı ve Yönetimi İstifa Etti
İyi Parti GİK Üyeleri Gülnar İlçe Teşkilatını Ziyaret ettiler
İyi Parti GİK Üyeleri Gülnar İlçe Teşkilatını Ziyaret ettiler
Haber Detayı
28 Eylül 2020 - Pazartesi 11:50 Bu haber 380 kez okundu
 
Ön Yargılar Ve Efsaneler İklim Krizi İle Mücadeleyi Başarısızlığa Uğratabilir
Ön Yargılar Ve Efsaneler İklim Krizi İle Mücadeleyi Başarısızlığa Uğratabilir
DİĞER Haberi
Ön Yargılar Ve Efsaneler İklim Krizi İle Mücadeleyi Başarısızlığa Uğratabilir

İklim değişikliğinin şiddetli etkileriyle karşı karşıya kalan genç neslin dünyayı kurtarmak için giriştikleri mücadelelerine odaklanan The New Fire (Yeni Ateş)  adlı belgeselde yer alan “Ya aslında iklim değişikliğinin çözümü gözümüzün önünde bir yerlerde saklanıyorsa?” sorusu, tüm dünyanın iklim krizi ile mücadelede sorması gereken önemli sorulardan birini oluşturuyor.

Nükleer enerjinin popüler kültürde ve çevre topluluklarının büyük bir bölümü tarafından nasıl kötü gösterildiğinin altını çizen belgesel, işletme süresince zararlı salınımlara neden olmayan nükleer santrallerin, önyargılar yüzünden iklim krizi ile mücadelede neden yeterince değerlendirilemediğini gözler önüne seriyor.

Çevre sorunlarına odaklanan bu belgesel ile  ‘kötü nükleer’ algısı hakkındaki geleneksel bilgileri alt üst eden Emmy ödüllü yönetmen David Schumacher’in “Bu filmle seyircilere iklim değişikliği ile mücadelede onları şaşırtabilecek teknolojik bir çözümün olduğunu gösterdik. Varsayımlara dayalı bir nükleer kazadan çok, kontrolsüz iklim değişikliğinin risklerinden korkuyorum. İklim değişikliğinin ölçeği neredeyse anlaşılmaz ve insan ırkının geleceğini tehdit ediyor.” sözleri bu krizin çözümünde nasıl bir yol izlenmesi gerektiğine de ışık tutuyor.

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ MÜCADELESİNDE ÖNEMLİ

Küresel ısınmanın getireceği felaketlerin önlenmesinde anahtar rol oynayan alanlardan biri de, nükleer enerjinin de aralarında bulunduğu düşük karbonlu enerji seçenekleri. Ancak nükleer enerji santrallerine yönelik olarak ‘güvenli olmadıkları, etraflarına radyasyon yaydıkları, kaza olasılığı taşıdıkları’ gibi başlıklar, onlarca yıldır olduğu gibi halen nükleer karşıtlarının en fazla dile getirdiği konular arasında yer alıyor. İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Enerji Enstitüsü E. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Beril Tuğrul, nükleer enerjiyle ilgili adeta bir “mit” haline gelen bu inançların gerçeği yansıtmadığını kaydederken,  ülkelerin enerji gereksinimlerini temiz ve güvenli bir yoldan karşılayabilmeleri için nükleer enerjinin bir “ihtiyaç” olduğunun altını çiziyor. 

Tuğrul’a göre; iklim değişikliği, aslında nükleer enerjiye neden ihtiyaç duyulduğunu da ortaya koyuyor. “İklim değişikliğiyle mücadele etmemiz gerekli ve bunu yapmak için de nükleer enerji kullanmamız gerekecektir” diyen Tuğrul, “Nükleer santraller hem güvenli ve temiz enerji ihtiyacını karşılayabilmesi ve hem de çevresel kaygılara cevap verebilmesi nedeniyle öne çıkan önemli bir enerji seçeneği olmaktadır. Nitekim, Paris’te yapılan COP21 ve son olarak Madrid’de yapılan COP25’te de nükleer santrallerin desteklenmesinin gerekliliği dile getirilmiştir. Madrid’deki Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’nda konuşan

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı(IAEA) Genel Müdürü Rafael Mariano Grossi, “Nükleer enerji dünyada görmekte olduğumuz sorunların etkilerini iyileştirme konusunda önemli bir role sahip ve böyle olmaya da devam edecek.” demişti. Dolayısıyla son dönemlerde nükleer enerjiye destek artmaktadır. Bu bağlamda, nükleer enerjiye yapılan haksızlık sona ermeli, hem çevreci, hem temiz bir enerji olduğu artık herkes tarafından kabul edilmeli” şeklinde konuşuyor.

Nükleer enerji ile ilgili yanlış varsayımların ve efsanelerin yarattığı korku ve kaygılar yüzünden insanlığın iklim değişikliği ile mücadelesinin sekteye uğramaması gerektiği de Tuğrul’un dikkat çektiği önemli noktalardan biri.

TASARIMINDAN İŞLETMESİNE SON TEKNOLOJİ GÜVENLİK SİSTEMLERİ

Dünyada şu anda 442 nükleer güç reaktörünün elektrik ürettiğini, İngiltere, Fransa, Japonya ve Türkiye dahil 19 ülkede ise 53 nükleer güç ünitesinin inşa halinde olduğunu hatırlatan Tuğrul, şöyle konuşuyor: “Önümüzdeki süreçte nükleer enerjiden elektrik temini giderek artacaktır. Nükleer santraller normal işletme şartlarında çevre için bir risk oluşturmamaktadırlar. Risk, bir kaza yaşanması durumunda ortaya çıkabilmektedir. Ancak nükleer santrallerde de kazaları önlemek için önemli bir dizi teknolojik uygulama söz konusudur. ‘Derinliğine Güvenlik İlkesi’ne göre; kısaca üst üste konmuş koruganlar ve güvenlik sistemleri günümüzün nükleer santrallerinin tasarımlarından başlayarak inşaatında ve işletilmesinde göz önüne alınmakta ve hayata geçirilmektedir. Bu yaklaşıma göre yakıt elemanlarından başlanarak, uygun yakıt zarfı, uygun reaktör kabı, biyolojik zırh, çift katlı reaktör dış güvenlik kabuğu tasarımı ve üst üste bir dizi yapısal tedbirin alınmasına kadar her aşama ayrıntılı bir şekilde tasarlanmaktadır. Söz konusu sistemler, en uygun mühendislik tasarımlarıyla ve olabilecek en büyük kaza senaryolarında devreye girecek tehlike anı önlemleriyle de desteklenmektedir. ‘Derinliğine Güvenlik İlkesi’, nükleer santrallerde 5 ayrı seviyede uygulanmaktadır. Pek çok ayrı bileşenden oluşan güvenlik sistemleri birbirlerini tamamlayarak nükleer santralleri hem tesisi etkileyebilecek iç arızalardan hem de deprem, fırtına, uçak çarpması ve yangın gibi dış etkenlerden korunaklı hale getirmektedir. Nitekim bunların hayata geçirilmesi de bir zorunluluktur. Zira ulusal ve uluslararası mevzuat bunu gerektirmektedir. İşletme şartlarında da, derinliğine nükleer güvenlik şartlarının sağlanıp sağlanmadığı hem ulusal otorite kurumları ve hem de Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı tarafından denetlemelerle kontrol edilmektedir. Bu denetlemeler periyodik olarak yapıldığından süreklilikle nükleer santrallerin güvenli olduğu hakkında bilgi sahibi olunmaktadır. Akkuyu’da kurulmakta olan yüksek güçlü VVER tipi basınçlı su reaktörleri de derinliğine nükleer güvenlik felsefesine uygunluğu sınanmış teknolojilerdir. Ülkemizde hayata geçireceğimiz nükleer santral projeleri ile hem Türkiye’nin her geçen yıl giderek artan enerji ihtiyacı karşılanmış olacak, hem de gelecek nesiller için güvenli ve temiz çözümler üretilmiş olacaktır.”

“YENİ NESİL SANTRALLERDE RİSK EN AZA İNDİRİLMİŞ DURUMDA”

Alman Karlsruhe Teknoloji Enstitüsü’nde Nükleer Mühendislik bölümünde ‘nükleer kazalar ve radyasyon güvenliği’ üzerine çalışan Nükleer Enerji Mühendisi Onur Murat’a göre,özellikle yeni nesil nükleer santrallerde güvenlik açısından riskler en aza indirilmiş durumda. Nükleer enerjide teknoloji ve güvenlik soruları yerine artık başka sorular sorulması gerektiğini kaydeden Murat, geçmişte yaşanan kazalarla bugünü aynı potada değerlendirmenin ve böylece ‘nükleer santrallerin güvenli olmadığı sonucuna varmanın doğru olmadığını’ ise şu sözlerle dile getiriyor: “İlk nesil nükleer reaktörlerden sonra her gelişen ve devam eden nesilde güvenlik ve kontrol sistemleri de gelişmiştir. 1979 yılında yaşanan Three Mile kazası, 1986 yılındaki Çernobil ve 2011’deki Fukushima kazaları da tabii ki bu sistemlerin geliştirilmesinde veya önlemlerin alınmasında yol gösterici olmuştur. O kazalar birbirleriyle karşılaştırılabilir kazalar değildir. Ve bu kazalardan ders çıkarılmıştır. Ancak yeni nesil reaktörlerde artık Çernobil ve Fukuşima gibi kazaların yaşanması da söz konusu değildir. Bu yüzden bugün Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nde de kullanılacak olan 3+ nesil VVER-1200 tipi reaktörlerden söz ederken, kişilerin nükleer teknoloji ve güvenlik konularındaki endişelerini dile getirmekten çok ‘nükleer reaktör neden bir ihtiyaçtır’, ‘ekonomik olarak bir avantaj sağlayacak mıdır’ ya da ‘kurulum ve operasyon sırasında taraflar hangi sorumlulukları alacaklardır’ gibi soruları sormaları gerekiyor.”

RADYASYON EFSANESİ

Nükleer reaktörlerin radyasyon yayarak etraflarına tehlike saçtığı efsanesi de nükleer karşıtlarının sıklıkla iddia ettiği bir konu. Radyasyon yayan doğal ve yapay kaynaklar içinde nükleer reaktörlerin en küçük oranlardan birine sahip olduğunu belirten Nükleer Enerji Mühendisi Onur Murat,  nükleer reaktöre yakın bir yerde oturulsa bile, buradan doğal kaynaklı radyasyonlarla karşılaştırılabilir seviyelerde doz alınacağına dikkat çekiyor.

İnsan vücudunun farklı kaynaklardan aldığı radyasyonun tüm vücuda etkisini anlatmak için Sievert(Sv) birimi ile ifade edilen ‘etkin doz’ kavramının kullanıldığını ifade eden Murat,  şunları ifade ediyor: “Kullandığımız eşyalarda, içilen sigarada ve yediğimiz yiyeceklerde de radyasyon vardır. Yeryüzünden 0,6 mSv, yiyecek ve içeceklerden 0,3 mSv, vücudumuzdaki uranyum ve toryumdan 0,2 mSv, binalardaki radon gazlarından 1,5 mSv radyasyon dozu alırız. Dünyanın neresinde yaşadığımıza bağlı olarak doğal radyasyon kaynakları nedeniyle aldığımız yıllık etkin doz oranı, 2 ila 7 mSv arasında gerçekleşir. Gerek film çekimlerinden gerekse tedavi nedeniyle aldığımız tıbbi amaçlı etkin doz da yılda yaklaşık 3 mSv kadardır. Yani, doğal radyasyon seviyesi kadardır.  Nükleer güç santralleri için ulusal ve uluslararası düzeyde kabul edilen etkin doz oranı yıllık 1 mSv’dir. Santral civarında yaşayan bir kişinin yılda ortalama 0,0001 mSv etkin doza maruz kaldığı ölçümlenmiştir ki bu rakam da doğal radyasyon seviyesinin 1000’de 1’ine karşılık gelmektedir.”

 

 

Kaynak: Editör:
Etiketler: Ön, Yargılar, Ve, Efsaneler, İklim, Krizi, İle, Mücadeleyi, Başarısızlığa, Uğratabilir,
Yorumlar
Haber Yazılımı